Sait Akdağ, Ömür Konuğu

Ömür Konuğu

RÖLANTİLİ TEVEKKÜL VE ŞÜKÜR TAHTI

Gülüşlerin güller zarafetinde minicik insan saflığının saffetinde, kemiksiz kokular nefasetinde ruha dolmuşluğunun dolgunluğunda, güneşvari ışınlamaların yüzlere yayılmışlığı… Mutlu olmanın en kolay ve en yakın adresi gülümseme sadeliğinde. Yavaşlamayı ve gülümsemeyi dengeleyerek, hayatın baş döndüren hızına yoldaş etmededir mutluluk. Yahut mutluluk damlacığı, mutluluk birikintisi…
“Temiz ellerin yoğurduğu hayatın yürekli birikintisi,
Koruklardaki karların şekersi sağnaklarıyla yıkanır.
Gülhatmi çiçeklerin beyaz pembe renklerinde ruhu taranır,
Özsaygı neşeli, gönül dolusu şakalarla gururlanır.

Yavaş yavaş ve azar azar gelir gerçek mutluluk…”
Yaz günlerinin saat beş sonrasının gölgesinin uzun, fersiz ve verimsiz olması gibi şehirlerde yaşayanların hayat hızına, zaman fakirliğinin gölgesi uzun düşer. Hız sebebiyle bazen beden, bazen ruh, bazen de her ikisi yorgun düşer. Sonsuz enerji olmadığı gibi sonsuz insan dinçliği de yoktur.
Böylesi yorgunluklarda minik molalar vermek gerekiyor zindeleşmek için. Günde on dakikalık kendimize ayrılmış iki üç defalık zaman dilimi, ruhu ve bedeni tazeleştirerek şafak/sabah dinçliğine taşıyor.
Ayırdığınız bu zaman diliminde; sizin için değerli insanları arayın. Hatırlarını alın. Bulunduğunuz mekânı değiştirin, üst komşuya, alt komşuya veya yan komşuya gidin. Hareketsizlikte dinginliği isterseniz, koltuğunuza oturup gözlerinizi kapatarak uzaklara hayalle yakın olun.
Kaslarınızı, düşüncelerinizi ve hayallerinizi gevşetin. Salıverin bir özge sahile:
“Yeşilliklerin çevrelediği, yeşilin deniz maviliğiyle taçlandığı sahiller vardır. Alabildiğince temiz, alabildiğince deniz ve alabildiğince bakir koylar. Bu koylara gönlünü açmış, gönlünü sermiş, gönlünü çam ağaçlarının dallarına germiş bir kişi olarak hayal edin kendinizi.
 
Teninize bir rüzgâr essin… Böyle meltemsi yarı sıcaklık getirir; yürek sıcaklığının en içten fısıltılarına sevgi tonunda renklendirir. Veya serinlik getirir… Cana can katan; canlı candan ve cananca hazdan hallice harikalık bahşeden serinlik… 
 
Sonra sükûna ermiş tabiatın ruhuna dokunurcasına, denize elinizi sarkıtın bir kayık kenarından. Eline dokunduğunda, yüreğini tuttuğunu sezdiğin bir dostun sıcaklığını hissetmişçesine.  Orada denizin dibini de görürsünüz alabildiğince… Derinlerin camdan şeffaf güzelliğini, balıkların pikesini, denizanalarının sevgi şemsiyesinde açılıp kapanmasını, yosunların gönül gelgitlerinde salınışını…
 
Ve hafif dalgaların bir ceylan ürkekliğinde kıyılara ulaşmasına tanıklık edersiniz. Denizin şuh bir hoşluk titremesiyle kıpırdanışını… Kıpırdanışındaki hayatı, hayatın cevherini… Ab-ı hayatın mutluluktaki sıratlığına yanaşırsınız.
 
Parmaklarına dokunur geçerler, denizin mavi saçlarını okşarcasına… Sudan tenine sarılırcasına…”
 
Damarlarda dolaşan kanların alev yüklü oklarla sıkıntı yumağı halini aldığı hayat hızı ağırlığını, saadet hedefine odaklanan minik aralarla hafifletmek gerekiyor. Bu aralıkları da hayatımızdaki önceliklerle taçlandırmak gerekiyor.
“Samanyolunun gümüş parlaklığındaki serpintisi,
Yıldızların arasından kayarak ufuk boyunca,
Yol alırken; sarı aydınlık hilalla gece koynunda,
Başı yastığındaki güneş uyanır dağların ardında.

Bir ok atımı yakınlığa otağ kurar mutluluk…”

Rölantili tevekkülle hayatı sarmalayıp, şükür tahtına kondurulan Zümrüdüanka görünümünü hayata uygulamak gerekiyor. Unutulmamalıdır ki; teşekkür etmeyi bilmeyen ve teşekkür etmeyen, sabır zenginliğiyle donanamaz. Bu donanıma ulaşamayanlarda mutlu olamaz.
- S. Edip Yörükoğlu / Sait Edip Akdağ

   27.10.2009

© 2010 omurkonugu.com

Ömür Konuğu