Hz. Rasûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği bilgilerin doğruluğunu gönüllü ve şartsız kabullenmek manasındaki "iman"ın insana en büyük değeri kazandırdığına tarih de şahit günümüz de. Gerçeğe kendini teslim edip sistemi uygulamanın da "İslam" olduğu ma-lumdur. İman ve İslam, hayat yolunu aydınlatan ışık kaynaklarıdır. İman enerji kaynağı, İslam enerjiyi ışık ve ısıya çeviren lambadır. Işığın kuvveti enerji kaynağının gücü kadardır.
Engelleyemediğimiz belalara "sabr"ın, nimetlere şükür olarak "zikr"in, Allah Taala'nın yarattıklarına "merhamet"in, takdirine "rıza"nın, başaramadıklarımızı O'nun sonsuz gücüne havale etmek manasındaki "tevekkül"ün, az ama helal rızkın haram maldan hayırlı olduğuna inanmak manasındaki "kanaat"in insan ruhunu ısıtıp aydınlattığı neredeyse her müminin elle tutarcasına tecrübe ettiği değerlerdir.
İnsana karşı hasetlik içinde kıvranmakta olan şeytan, bu ışığı söndürmeye çalışırken, Allah (c.c.) da nurunu tamamlamakta kullarının nimetlerini tatmasını kolaylaştırmaktadır. Şeytan ve yardımcıları, dinin yasak kıldığı şeylere davet ederek insanı yanıltmakta; daha net bir ifadeyle, onlara günah işletmektedir. Bu durumda aklımıza günah işleyenin ne olacağı sorusu gelmektedir. Müminin günahı imanını bozar mı?
Günah meselesi, İslam ulemasını da uzun zaman meşgul etmiş, mesele enine boyuna tartışılmıştır. Kavmiyetçilik, cehalet ve taassubun ağır bastığı Hariciler denilen bir grup, günah işleyenin dinden çıktığını iddia ederek; Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) "ilmin kapısı" olarak nitelediği Hz. Ali'nin (r.a.) kâfir olduğuna hükmedip onunla savaşmışlardı. Secde etmekten alınları nasır tutan bu insanların Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) cennette kendisiyle beraber olduğunu belirttiği Hz. Ali'yi kâfir ilan edip cehenneme gitmesini istemelerine sebep neydi dersiniz? Bu tavır, "her şey bizim kavme ait olmalıdır" düşüncesinden kurtulamayan, İslam'dan önce yağmacılıkla geçinmiş, İslam'dan sonra da ilim meclislerinde fazla bulunamamış cahillerin taassubundan ve İslam nimetini sadece kendilerine ait kılmak üzere başka-larını ihraç faaliyetinden başka bir şeyle ifade edilemezdi.
Bir başka grup çıkıp, imanı olana günahın zarar vermeyeceğini iddia etmişti. Bu da aşırılığı tepki olarak ortaya çıktığı için, insanları günahı hiçe sayma derecesinde lâkaytlaştırmıştı. Bu tavırda da samimiyetten çok Emevi sultanlarının hatalarına mazeret bulma çabası yatmaktaydı. Taassuba mutaassıbâne mukabele, elbette sadra şifa olmamıştı.
İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Cafer-i Sadık (r.h.) gibi Akl-ı selim, mutedil tabiatlı ve Hz. Rasülüllah'a (s.a.v.) maddi ilim ve manevi irşatta verasete kabiliyetli âlimler çıkıp, insanların hata edebileceğini cahillere hatırlatmışlardır. Allah'ın "tevvab" (tövbeleri kabul eden) ismini dile getirip, tövbe etmenin bir fazilet olduğunu ve Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) büyük günah sahiplerine bile şefaatinin olduğuna dair hadisleri hatırlatarak, insanları birbirleriyle kaynaştırıp Müslüman sayısını artırmaya gayret etmişlerdir. Müslümanların iman ışığını öfke, kin, haset ve hırsla üfleyerek sündürmek isteyenlerin karşısında onlar; rıfk, şefkat ve merhamet nezaketiyle desteklemiş; taviz vermeden hataları tamir etmişlerdir.
Onların günahları basite aldıklarını sanmanın, hayatlarına dair bilgi sahibi olmamaktan kaynaklandığı kanaatindeyiz. İmam-ı Azam hazretlerinin, bırakınız haramlara tevessül etmeyi, bulunduğu bölgede bir koyun çalındığını duyunca, bilmeden de olsa çalıntı bir koyunun etini yiyip hesaba çekilmektense, yedi sene koyun etini yemediğini biliyoruz. Mesele, günahlardan korkmama meselesi değil, en günahkâr Müslüman'ın günahlarının bile Allah'ın merhamet denizine düşmüş bir damla mürekkep etkisi göstermeyeceğini idrak meselesidir. Mesele, "Allah'ım, bana cehennemini dolduracak kadar bir vücut bahşedip cehennemine at da başkasına yer kalmasın" diyen ve elindeki her kuruşu esaret altındaki mümin köleleri satın alarak rahatlatmaya, yakınlarını İslam'a davet ederek aşara-i mübeşşerenin ilklerinin imana gelmelerine vesile olan Hz. Ebu Bekr Sıdık (r.a.) ruhuyla yaşama meselesidir.
Fazla kişiye dağılınca Allah'ın nimetlerinin biteceğini sanırcasına herkesi İslam'dan ihraç fikrinin, Allah adına marifetsizlikten kaynaklandığından şüphemiz yoktur. İslam'ı anlayıp yaşamasına vesile olduklarına verilenlerin ayrıca kendilerine de verileceğini bir daha hatırlatmakta fayda görüyoruz. İman bakımından sağlam oldukları halde, hayat mücadelesinde bazı yaralar almış Müslümanları dini kavramlar bakımından tedavi yerine öldürmekten sadistçe zevk almanın İslam'ın şiarı olmadığını hatırlatmak istiyorum.
Mümin ve Günah
Hz. Rasûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği bilgilerin doğruluğunu gönüllü ve şartsız kabullenmek manasındaki "iman"ın insana en büyük değeri kazandırdığına tarih de şahit günümüz de. Gerçeğe kendini teslim edip sistemi uygulamanın da "İslam" olduğu ma-lumdur. İman ve İslam, hayat yolunu aydınlatan ışık kaynaklarıdır. İman enerji kaynağı, İslam enerjiyi ışık ve ısıya çeviren lambadır. Işığın kuvveti enerji kaynağının gücü kadardır.
Engelleyemediğimiz belalara "sabr"ın, nimetlere şükür olarak "zikr"in, Allah Taala'nın yarattıklarına "merhamet"in, takdirine "rıza"nın, başaramadıklarımızı O'nun sonsuz gücüne havale etmek manasındaki "tevekkül"ün, az ama helal rızkın haram maldan hayırlı olduğuna inanmak manasındaki "kanaat"in insan ruhunu ısıtıp aydınlattığı neredeyse her müminin elle tutarcasına tecrübe ettiği değerlerdir.
İnsana karşı hasetlik içinde kıvranmakta olan şeytan, bu ışığı söndürmeye çalışırken, Allah (c.c.) da nurunu tamamlamakta kullarının nimetlerini tatmasını kolaylaştırmaktadır. Şeytan ve yardımcıları, dinin yasak kıldığı şeylere davet ederek insanı yanıltmakta; daha net bir ifadeyle, onlara günah işletmektedir. Bu durumda aklımıza günah işleyenin ne olacağı sorusu gelmektedir. Müminin günahı imanını bozar mı?
Günah meselesi, İslam ulemasını da uzun zaman meşgul etmiş, mesele enine boyuna tartışılmıştır. Kavmiyetçilik, cehalet ve taassubun ağır bastığı Hariciler denilen bir grup, günah işleyenin dinden çıktığını iddia ederek; Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) "ilmin kapısı" olarak nitelediği Hz. Ali'nin (r.a.) kâfir olduğuna hükmedip onunla savaşmışlardı. Secde etmekten alınları nasır tutan bu insanların Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) cennette kendisiyle beraber olduğunu belirttiği Hz. Ali'yi kâfir ilan edip cehenneme gitmesini istemelerine sebep neydi dersiniz? Bu tavır, "her şey bizim kavme ait olmalıdır" düşüncesinden kurtulamayan, İslam'dan önce yağmacılıkla geçinmiş, İslam'dan sonra da ilim meclislerinde fazla bulunamamış cahillerin taassubundan ve İslam nimetini sadece kendilerine ait kılmak üzere başka-larını ihraç faaliyetinden başka bir şeyle ifade edilemezdi.
Bir başka grup çıkıp, imanı olana günahın zarar vermeyeceğini iddia etmişti. Bu da aşırılığı tepki olarak ortaya çıktığı için, insanları günahı hiçe sayma derecesinde lâkaytlaştırmıştı. Bu tavırda da samimiyetten çok Emevi sultanlarının hatalarına mazeret bulma çabası yatmaktaydı. Taassuba mutaassıbâne mukabele, elbette sadra şifa olmamıştı.
İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Cafer-i Sadık (r.h.) gibi Akl-ı selim, mutedil tabiatlı ve Hz. Rasülüllah'a (s.a.v.) maddi ilim ve manevi irşatta verasete kabiliyetli âlimler çıkıp, insanların hata edebileceğini cahillere hatırlatmışlardır. Allah'ın "tevvab" (tövbeleri kabul eden) ismini dile getirip, tövbe etmenin bir fazilet olduğunu ve Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) büyük günah sahiplerine bile şefaatinin olduğuna dair hadisleri hatırlatarak, insanları birbirleriyle kaynaştırıp Müslüman sayısını artırmaya gayret etmişlerdir. Müslümanların iman ışığını öfke, kin, haset ve hırsla üfleyerek sündürmek isteyenlerin karşısında onlar; rıfk, şefkat ve merhamet nezaketiyle desteklemiş; taviz vermeden hataları tamir etmişlerdir.
Onların günahları basite aldıklarını sanmanın, hayatlarına dair bilgi sahibi olmamaktan kaynaklandığı kanaatindeyiz. İmam-ı Azam hazretlerinin, bırakınız haramlara tevessül etmeyi, bulunduğu bölgede bir koyun çalındığını duyunca, bilmeden de olsa çalıntı bir koyunun etini yiyip hesaba çekilmektense, yedi sene koyun etini yemediğini biliyoruz. Mesele, günahlardan korkmama meselesi değil, en günahkâr Müslüman'ın günahlarının bile Allah'ın merhamet denizine düşmüş bir damla mürekkep etkisi göstermeyeceğini idrak meselesidir. Mesele, "Allah'ım, bana cehennemini dolduracak kadar bir vücut bahşedip cehennemine at da başkasına yer kalmasın" diyen ve elindeki her kuruşu esaret altındaki mümin köleleri satın alarak rahatlatmaya, yakınlarını İslam'a davet ederek aşara-i mübeşşerenin ilklerinin imana gelmelerine vesile olan Hz. Ebu Bekr Sıdık (r.a.) ruhuyla yaşama meselesidir.
Fazla kişiye dağılınca Allah'ın nimetlerinin biteceğini sanırcasına herkesi İslam'dan ihraç fikrinin, Allah adına marifetsizlikten kaynaklandığından şüphemiz yoktur. İslam'ı anlayıp yaşamasına vesile olduklarına verilenlerin ayrıca kendilerine de verileceğini bir daha hatırlatmakta fayda görüyoruz. İman bakımından sağlam oldukları halde, hayat mücadelesinde bazı yaralar almış Müslümanları dini kavramlar bakımından tedavi yerine öldürmekten sadistçe zevk almanın İslam'ın şiarı olmadığını hatırlatmak istiyorum.
- Dr. Mustafa Özgen