Sait Akdağ, Ömür Konuğu

Misafir Kalem

MÜMİN VE GÜNAH

Hz. Rasûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği bilgilerin doğruluğunu gönüllü ve şartsız kabullenmek manasındaki "iman"ın insana en büyük değeri kazandırdığına tarih de şahit günümüz de. Gerçeğe kendini teslim edip sistemi uygulamanın da "İslam" olduğu ma-lumdur. İman ve İslam, hayat yolunu aydınlatan ışık kaynaklarıdır. İman enerji kaynağı, İslam enerjiyi ışık ve ısıya çeviren lambadır. Işığın kuvveti enerji kaynağının gücü kadardır.

Engelleyemediğimiz belalara "sabr"ın, nimetlere şükür olarak "zikr"in, Allah Taala'nın yarattıklarına "merhamet"in, takdirine "rıza"nın, başaramadıklarımızı O'nun sonsuz gücüne havale etmek manasındaki "tevekkül"ün, az ama helal rızkın haram maldan hayırlı olduğuna inanmak manasındaki "kanaat"in insan ruhunu ısıtıp aydınlattığı neredeyse her müminin elle tutarcasına tecrübe ettiği değerlerdir.

İnsana karşı hasetlik içinde kıvranmakta olan şeytan, bu ışığı söndürmeye çalışırken, Allah (c.c.) da nurunu tamamlamakta kullarının nimetlerini tatmasını kolaylaştırmaktadır. Şeytan ve yardımcıları, dinin yasak kıldığı şeylere davet ederek insanı yanıltmakta; daha net bir ifadeyle, onlara günah işletmektedir. Bu durumda aklımıza günah işleyenin ne olacağı sorusu gelmektedir. Müminin günahı imanını bozar mı?

Günah meselesi, İslam ulemasını da uzun zaman meşgul etmiş, mesele enine boyuna tartışılmıştır. Kavmiyetçilik, cehalet ve taassubun ağır bastığı Hariciler denilen bir grup, günah işleyenin dinden çıktığını iddia ederek; Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) "ilmin kapısı" olarak nitelediği Hz. Ali'nin (r.a.) kâfir olduğuna hükmedip onunla savaşmışlardı. Secde etmekten alınları nasır tutan bu insanların Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) cennette kendisiyle beraber olduğunu belirttiği Hz. Ali'yi kâfir ilan edip cehenneme gitmesini istemelerine sebep neydi dersiniz? Bu tavır, "her şey bizim kavme ait olmalıdır" düşüncesinden kurtulamayan, İslam'dan önce yağmacılıkla geçinmiş, İslam'dan sonra da ilim meclislerinde fazla bulunamamış cahillerin taassubundan ve İslam nimetini sadece kendilerine ait kılmak üzere başka-larını ihraç faaliyetinden başka bir şeyle ifade edilemezdi.

Bir başka grup çıkıp, imanı olana günahın zarar vermeyeceğini iddia etmişti. Bu da aşırılığı tepki olarak ortaya çıktığı için, insanları günahı hiçe sayma derecesinde lâkaytlaştırmıştı. Bu tavırda da samimiyetten çok Emevi sultanlarının hatalarına mazeret bulma çabası yatmaktaydı. Taassuba mutaassıbâne mukabele, elbette sadra şifa olmamıştı.

İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Cafer-i Sadık (r.h.) gibi Akl-ı selim, mutedil tabiatlı ve Hz. Rasülüllah'a (s.a.v.) maddi ilim ve manevi irşatta verasete kabiliyetli âlimler çıkıp, insanların hata edebileceğini cahillere hatırlatmışlardır. Allah'ın "tevvab" (tövbeleri kabul eden) ismini dile getirip, tövbe etmenin bir fazilet olduğunu ve Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) büyük günah sahiplerine bile şefaatinin olduğuna dair hadisleri hatırlatarak, insanları birbirleriyle kaynaştırıp Müslüman sayısını artırmaya gayret etmişlerdir. Müslümanların iman ışığını öfke, kin, haset ve hırsla üfleyerek sündürmek isteyenlerin karşısında onlar; rıfk, şefkat ve merhamet nezaketiyle desteklemiş; taviz vermeden hataları tamir etmişlerdir.

Onların günahları basite aldıklarını sanmanın, hayatlarına dair bilgi sahibi olmamaktan kaynaklandığı kanaatindeyiz. İmam-ı Azam hazretlerinin, bırakınız haramlara tevessül etmeyi, bulunduğu bölgede bir koyun çalındığını duyunca, bilmeden de olsa çalıntı bir koyunun etini yiyip hesaba çekilmektense, yedi sene koyun etini yemediğini biliyoruz. Mesele, günahlardan korkmama meselesi değil, en günahkâr Müslüman'ın günahlarının bile Allah'ın merhamet denizine düşmüş bir damla mürekkep etkisi göstermeyeceğini idrak meselesidir. Mesele, "Allah'ım, bana cehennemini dolduracak kadar bir vücut bahşedip cehennemine at da başkasına yer kalmasın" diyen ve elindeki her kuruşu esaret altındaki mümin köleleri satın alarak rahatlatmaya, yakınlarını İslam'a davet ederek aşara-i mübeşşerenin ilklerinin imana gelmelerine vesile olan Hz. Ebu Bekr Sıdık (r.a.) ruhuyla yaşama meselesidir.

Fazla kişiye dağılınca Allah'ın nimetlerinin biteceğini sanırcasına herkesi İslam'dan ihraç fikrinin, Allah adına marifetsizlikten kaynaklandığından şüphemiz yoktur. İslam'ı anlayıp yaşamasına vesile olduklarına verilenlerin ayrıca kendilerine de verileceğini bir daha hatırlatmakta fayda görüyoruz. İman bakımından sağlam oldukları halde, hayat mücadelesinde bazı yaralar almış Müslümanları dini kavramlar bakımından tedavi yerine öldürmekten sadistçe zevk almanın İslam'ın şiarı olmadığını hatırlatmak istiyorum.
Mümin ve Günah

Hz. Rasûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği bilgilerin doğruluğunu gönüllü ve şartsız kabullenmek manasındaki "iman"ın insana en büyük değeri kazandırdığına tarih de şahit günümüz de. Gerçeğe kendini teslim edip sistemi uygulamanın da "İslam" olduğu ma-lumdur. İman ve İslam, hayat yolunu aydınlatan ışık kaynaklarıdır. İman enerji kaynağı, İslam enerjiyi ışık ve ısıya çeviren lambadır. Işığın kuvveti enerji kaynağının gücü kadardır.

Engelleyemediğimiz belalara "sabr"ın, nimetlere şükür olarak "zikr"in, Allah Taala'nın yarattıklarına "merhamet"in, takdirine "rıza"nın, başaramadıklarımızı O'nun sonsuz gücüne havale etmek manasındaki "tevekkül"ün, az ama helal rızkın haram maldan hayırlı olduğuna inanmak manasındaki "kanaat"in insan ruhunu ısıtıp aydınlattığı neredeyse her müminin elle tutarcasına tecrübe ettiği değerlerdir.

İnsana karşı hasetlik içinde kıvranmakta olan şeytan, bu ışığı söndürmeye çalışırken, Allah (c.c.) da nurunu tamamlamakta kullarının nimetlerini tatmasını kolaylaştırmaktadır. Şeytan ve yardımcıları, dinin yasak kıldığı şeylere davet ederek insanı yanıltmakta; daha net bir ifadeyle, onlara günah işletmektedir. Bu durumda aklımıza günah işleyenin ne olacağı sorusu gelmektedir. Müminin günahı imanını bozar mı?

Günah meselesi, İslam ulemasını da uzun zaman meşgul etmiş, mesele enine boyuna tartışılmıştır. Kavmiyetçilik, cehalet ve taassubun ağır bastığı Hariciler denilen bir grup, günah işleyenin dinden çıktığını iddia ederek; Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) "ilmin kapısı" olarak nitelediği Hz. Ali'nin (r.a.) kâfir olduğuna hükmedip onunla savaşmışlardı. Secde etmekten alınları nasır tutan bu insanların Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) cennette kendisiyle beraber olduğunu belirttiği Hz. Ali'yi kâfir ilan edip cehenneme gitmesini istemelerine sebep neydi dersiniz? Bu tavır, "her şey bizim kavme ait olmalıdır" düşüncesinden kurtulamayan, İslam'dan önce yağmacılıkla geçinmiş, İslam'dan sonra da ilim meclislerinde fazla bulunamamış cahillerin taassubundan ve İslam nimetini sadece kendilerine ait kılmak üzere başka-larını ihraç faaliyetinden başka bir şeyle ifade edilemezdi.

Bir başka grup çıkıp, imanı olana günahın zarar vermeyeceğini iddia etmişti. Bu da aşırılığı tepki olarak ortaya çıktığı için, insanları günahı hiçe sayma derecesinde lâkaytlaştırmıştı. Bu tavırda da samimiyetten çok Emevi sultanlarının hatalarına mazeret bulma çabası yatmaktaydı. Taassuba mutaassıbâne mukabele, elbette sadra şifa olmamıştı.

İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Cafer-i Sadık (r.h.) gibi Akl-ı selim, mutedil tabiatlı ve Hz. Rasülüllah'a (s.a.v.) maddi ilim ve manevi irşatta verasete kabiliyetli âlimler çıkıp, insanların hata edebileceğini cahillere hatırlatmışlardır. Allah'ın "tevvab" (tövbeleri kabul eden) ismini dile getirip, tövbe etmenin bir fazilet olduğunu ve Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) büyük günah sahiplerine bile şefaatinin olduğuna dair hadisleri hatırlatarak, insanları birbirleriyle kaynaştırıp Müslüman sayısını artırmaya gayret etmişlerdir. Müslümanların iman ışığını öfke, kin, haset ve hırsla üfleyerek sündürmek isteyenlerin karşısında onlar; rıfk, şefkat ve merhamet nezaketiyle desteklemiş; taviz vermeden hataları tamir etmişlerdir.

Onların günahları basite aldıklarını sanmanın, hayatlarına dair bilgi sahibi olmamaktan kaynaklandığı kanaatindeyiz. İmam-ı Azam hazretlerinin, bırakınız haramlara tevessül etmeyi, bulunduğu bölgede bir koyun çalındığını duyunca, bilmeden de olsa çalıntı bir koyunun etini yiyip hesaba çekilmektense, yedi sene koyun etini yemediğini biliyoruz. Mesele, günahlardan korkmama meselesi değil, en günahkâr Müslüman'ın günahlarının bile Allah'ın merhamet denizine düşmüş bir damla mürekkep etkisi göstermeyeceğini idrak meselesidir. Mesele, "Allah'ım, bana cehennemini dolduracak kadar bir vücut bahşedip cehennemine at da başkasına yer kalmasın" diyen ve elindeki her kuruşu esaret altındaki mümin köleleri satın alarak rahatlatmaya, yakınlarını İslam'a davet ederek aşara-i mübeşşerenin ilklerinin imana gelmelerine vesile olan Hz. Ebu Bekr Sıdık (r.a.) ruhuyla yaşama meselesidir.

Fazla kişiye dağılınca Allah'ın nimetlerinin biteceğini sanırcasına herkesi İslam'dan ihraç fikrinin, Allah adına marifetsizlikten kaynaklandığından şüphemiz yoktur. İslam'ı anlayıp yaşamasına vesile olduklarına verilenlerin ayrıca kendilerine de verileceğini bir daha hatırlatmakta fayda görüyoruz. İman bakımından sağlam oldukları halde, hayat mücadelesinde bazı yaralar almış Müslümanları dini kavramlar bakımından tedavi yerine öldürmekten sadistçe zevk almanın İslam'ın şiarı olmadığını hatırlatmak istiyorum.

- Dr. Mustafa Özgen

   30.12.2008

© 2010 omurkonugu.com

Misafir Kalem

  •  MÜMİN VE GÜNAH

    Hz. Rasûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği bilgilerin doğruluğunu gönüllü ve şartsız kabullenmek manasındaki "iman"ın insana en büyük değeri kazandırdığına tarih de şahit günümüz de. Gerçeğe kendini teslim edip sistemi uygulamanın da "İslam" olduğu ma-lumdur. İman ve İslam, hay...

  •  GÖNÜL ÜTOPYASININ GERÇEĞE KİLİTLENMESİNDE KÖPRÜ

      “ Mutluluk düzleminin sacayağını dersleştirmek gerekirse; akıl matematik, gönül edebiyat, aşk şiirdir. Yürek sıcaklığının en içten fısıltıları sevgi renginde belirir. Ve gönül galerilerindeki aşk çıngılarının aydınlığı ebedidir…”   Ebedi ...

  •  TEBLİĞ Mİ DİYALOG MU?

    Yaratıcımız, sûret bakımından güzel yarattığı insanlara sîret (manevîyat ve ahlâk) bakımından da güzel olmanın yolunu göstermek üzere, “ Sizlerden Allah’ı ve ahiret gününü ümit edenler için, Allah’ın rasûlünde güzel örnekler vardır &rdquo...

  •  DİN VE TAASSUP

    Din ve Taassup Rabbimiz'in Kur'an-ı kerimde insanların bir birlerini tanımaları için kabile ve şubeler halinde yarattığını haber verdiği ayet (Hucurat, 49/13) ve Hz. Rasülüllah'ın (s.a.v.) ruhları toplu askerlere benzetip, tanıştıkları zaman bir birlerine ülfet edeceklerini; yabancılaştıklarında ihtilafa düşeceklerini bildiren hadis, Allah'ın nuru...

  •  VAHİY VE İNSANLIK

    60-80 bin kadarının bir kovanda huzurla yaşayıp, hiçbir canlının üretemediği ve insanların neredeyse canlarına can katıp birçok derdine deva olan balı üreten, Kuran'da ismine bir sure tahsis edilen ve Hz. Rasülüllah'ın cennete gireceklerine şahitlik ettiği balarılarını bu kadar verimli ve cennete aday yapan sebeb...

  •  PEYGAMBERLERE İMAN

    Her şeyden önce mevcut olan yaratıcımız, ilah olarak tanınmayı isteyince kâinatı ibadete uygun bir mahal olarak hazırlayıp, kendine ibadet etmesi için yarattığı insanın emrine tahsis etti. Yoktan yaratılmış dünyayı, elektrik hattına bağlanmadığı için karanlık ve atıl bir fabrikaya benzetebiliriz. İnsan onu ya peygamberlere gelen vahiyle aydınl...

  •  İYİYİ TAVSİYE METODU

    İyiyi tavsiye metodu Hayatı tesadüf eseri süfli bir varlığa bağlamayı reddedip, bilinçli fiil eseri olarak medeni bir peygamberle başlatan yaratma teorisi, insanın gelişi güzel vahşi bir hayata mecbur olmadığını ortaya koymaktadır. Psikolojik (ruhi) yanı ve aklıyla diğer canlılardan ayrılan insanın farklı bir gaye için yaratıldığını artık her akl-...

  •  HUZUR KAYNAĞI VAHİY

    Bir yıl tek başına bir adada mı, on kişiyle büyük bir odada mı yaşamak istedikleri sorulsa, eminim çoğu insan odada yaşamayı tercih edecektir, zira insan toplum halinde yaşamaya planlanmış bir canlıdır. O, karnını doyurmak, ruhunu rahatlatmak veya canını korumak hususunda kendine yeterli değildir. Sırtında sabit kürkü o...

  •  BÜYÜK İKRAM

    Yunus Emre merhum "Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" derken insanın hakikatinin görünürdeki bedeninden ibaret olmadığını vurgulamak istemişti herhalde. Zaten bu cümlesini açmak için ayrıca o, "bir 'ben' var benden içeru" demişti. Haydi, biz de d&uum...

  •  İSLAM VE İHSAN

    İnsanın güzelden hoşlandığı kadar, kendini sevdirmek ve beğenilmeye meyyal bir canlı olduğu bilinir. Beğenilme duygusuyla beslenir, canlanır, olgunlaşır ve mükemmelleşir. Fıtrattaki inanma hissiyle de aynı manada olduğu için, onun bir nimet olduğunu da söyleyebiliriz. Beğenilme arzusu olmasa insan, dünkünden farkl...

  •  ÖRNEK İNSAN

    Allah Teâlâ, his ve hareket etme gibi hususiyetleriyle cansyz maddelerden, akylla di?er canlylardan ayyrarak insanlara ikramda bulunmu?tur. Hatta onlary yeryüzünde kendine halife olarak seçip, di?er varlyklaryn hepsini onlara hizmetçi ve alet kylmy?tyr. Bu kadar imtiyazy Allah insanlara istisnâi bir görev için vermi?tir: kendini tanymalary. Bil...

  •  YENİDEN DOĞUŞ

    "Elestü" bezminden sonra Yaradan'ın nurunu seyre dalan ruhumuz, kendi âlemindeki makamında sabit, fakat daha fazlasını elde edebilme kabiliyeti ile donatılmıştı. O kabiliyetin semeresi olacak daha üstün ve kalıcı müşahede ise, İlahi hikmet gereği, bir şarta bağlanmıştı: Ruh, beden kafesine inerek nefs denilen zulmet timsaliyle buluşacak; onu ...